gregorumsamsam:

hot kütür!

gregorumsamsam:

hot kütür!

Stages of calm abiding (Tibetan: Zhine, Sanskrit: Shamatha) Meditation…



Sakin duruş-konsantrasyon Meditasyonun Aşamaları…

If this elephant of mind is bound on all sides by the cord of mindfulness,
Eğer bu zihnin fil’i her tarafından farkındalık içerisinde ise, 

All fear disappears and complete happiness comes…
Tüm korkular kaybolur ve tam anlamıyla mutluluk ortaya çıkar… 

All enemies: all the tigers, lions, elephants, bears, serpents [of our emotions];
Tüm düşmanlar bütün kaplanlar, aslanlar, filler, ayılar, yılanlar [tüm duygularımız] 

And all keepers of hell; the demons and the horrors,
Ve cehennemin tüm bekçileri, şeytanlar ve korkular, 

All of these are bound by the mastery of your mind,
Tüm bunlar zihninizin ustalığı tarafından dize getirilirler, 

And by taming of that one mind, all are subdued,
Ve bu bir zihni eğitmek suretiyle, onların hepsine boyun eğdirilir. 

Because from the mind are derived all fears and immeasurable sorrows…
Çünkü aslında tüm korkuların ve tarifsiz üzüntülerin kaynağı bu zihindir…

From Entering the Path of Enlightenment,
The eight-century Buddhist master Shantideva. 
Aydınlanma Yoluna Giriş eserinden,
Sekizinci yüzyılda yaşamış Budist Usta Shantideva.
Çeviren: Tenzin Jigmey

Metta Sutta Huzur durumuna ulaşmak için,

iyilikte ustalaşmış olanın yapması gereken şudur:

Yetenekli, dürüst ve güvenilir olmalı;

öğrenmeye yatkın, nazik ve kibirden uzak.

Tok gözlü, azla yetinen,

bir kaç görev ile, yaşamının yükü hafif.

Zorluklar karşısında sakin, ihtiyatlı ve alçakgönüllü,

ailelerin arasındaki hırslardan etkilenmeyen.

Ve diğer bilgelerin kusurlu bulabileceği,

en ufak bir eylemi bile olmamalı.

(Ve şöyle düşünmeli:) “mutlu ve huzur içinde,

tüm varlıkların kalbi mutluluk ile dolsun.

Her ne türden yaratık olursa olsun;

ister zayıf, ister güçlü olsun, istisnasız

uzun, büyük;

ortalama, kısa

ince, kalın,

görünür ve görünmez

uzaktaki ve yakındaki

doğmuş ve doğmaya çalışan,

tüm varlıkların kalpleri mutlulukla dolsun

Kimse bir başkasını kandırmasın,

nerede olursa olsun kimseyi küçümsemesin bile.

Ve kışkırtma veya kırgınlık nedeniyle,

birbirlerinin kötülüğünü dilemesin”

Aynı bir annenin çocuğunu, tek çocuğunu,

hayatı pahasına koruması gibi

Yaşayan tüm varlıklara karşı,

sınırsız dostluk bilincini hiç yitirmesin

Ve tüm evrene karşı sevgiyle,

sınırsız dostluk bilincini hiç yitirmesin

Yukarıda, aşağıda ve arasındaki her yerde,

Huzurlu, nefret ve düşmanlıktan uzak olsun

Ayakta dururken, yürür, oturur veya uzanırken,

Uyuşukluk içinde olmasın

Bu farkındalığı sürdürmekte azimli olsun

Yücenin Meskeni derler buraya

burada ve şimdi.

Yanlış görüşlere yanaşmaz,

erdemlidir ve iç görüsü mükemmelleşmiştir

Duyusal arzulara karşı açgözlülükten kendini arındırmış,

Bir daha rahimde yatmayacaktır muhakkak.

Çeviren: Changding

Öğretmen ve Öğrenci

Çok erken bir yaşımda öğretmen oldum.  Ya da bana öyle dendi.  Aslında sadece kafası karışık bir çocuktum. Hiçbir zaman ne anlatacağımı bilemezdim.  Konuşurdum anladığım kadarıyla anlatırdım. İnsanların bana güvenmesi ödümü kopartırdı ama onlar bunu asla bilmezdi.

Öğretmenim sert mizaçlı biriydi. Benim aradığım kendi acılarıma son vermekti.  Onun bildiği ise güçtü. Yine de benim hocamdı.  İnsandı,  kalbi kırılır,  incinir öfkelenirdi. Öğretmendi ama. O olmasa öğrenci olmayı öğrenmem çok daha zor olurdu. Öğretmenim kutsal değildi. İnsandı. Nefes alır verir küfür ederdi. Bir şekilde kendisine güvenebilmeyi öğretti. Her zaman yanımda olarak. Bazen bana en zor geleni yapmam için beni teşvik ederek. Bazen en olmadık yerde denize atarak. İlk öğretmenim değildi ve gerçek öğretmenime beni hazırladı. Yine de öğretmenimdi. Can istese can verirdik. Öğretmen kutsal değildi belki ama öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki kutsaldı. Böyle böyle öğrenmeye başladım. 

Kendime olan güvensizliğim bildiklerime pek yansımamıştı anlaşılan. Öğrenci iken öğretmen oluvermiştim. Öğrencilerle beraber öğrenciydim. Öğretmen olmak ateşten hırka idi çok genç yaşımda onu da gördüm. Birilerinin size sırf daha çok şey bilebildiğiniz için sırf size öğretmen dendiği için ne denli çok güvenebildiğini gördüm. Korkularını sizinle aşmaya çalışmasını, karanlıkta kaldığında adınızı seslenerek yardım isteyişini. Ben de insandım. Benim de korkularım, benim de acılarım vardı. Kendimi unutup onları yaşamaya kalkıştım. Bir yere kadar kırılmadı bu dal eninde sonunda çatlak sesini verdi. Kaldıramadı o ateşten gömleği. Kendindeki acıyı dindiremeyen başkasının acısına nasıl merhem olacaktı ki. Başkalarının güvendiği kadar güvenemedim ben kendime. 20’li yaşlarımın başındaydım. Daha kendi hayatımın gideceği yönü bilemezken kendi yanıtlarımı ararken başkalarına nasıl yanıt verebilirdim ki? Öğrenemedim öğretmen olmanın ne demek olduğunu o zaman. Öğrenemedim ki sonrasında başıma güzel işler açtım. 

Öğretmen bir insandır. Öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki kutsaldır. Öğretmen kutsal mıdır bilmem. Kimine göre öyle gelir kimine göre sadece bir fani. Öğretmen bizi bize göstermeye çalışandır. Bize bir yanılsama içinde olduğumuzu sürekli anımsatandır. Kimi zaman bize en yakın “dost”, kimi zaman bizim en büyük düşmanımız olur. Olmasının yegane nedeni bizim ona nasıl baktığımızdır daima. O bize bakarken hep kendisinin bir zamanlar olduğu gibi acı çeken öğrenciyi görür. Öğrencinin görevi öğretmeni sorgulamak değil, öğretmenin öğrettiklerini kendinde sorgulamaktır. Öğretmen elbette önemlidir. Onun nasıl bir insan olduğu, eylemleri ile söylemi arasındaki kesişmeleri, tutarlılıkları, sağlığı, dinginliği çok çok önemli. Öğretmen çoktur, gerçek öğretmen çok nadir bulunur. Bulunduğunda ise ne pahasına olursa olsun ardından yürünür. 

Dal kırıldı ben öğretmenimin Yol’unu kendime Yol benimsemedim. 9 yılımı aldı onun Yol’u ile benim yürümek istediğim Yol’un kesişemeyeceğini kavramam  (Geç öğrenen biri oldum her zaman). Kırılmadım gücenmedim sadece o Yol’u bıraktım. Bana ait ne varsa orada bırakmayı deneyerek. 

Gerçek öğretmenimi 12 yaşımda bir dergiyi okurken bulmuşum. Bulduğumu yıllar sonra öğrendim. Onun yazılarını okumaya ta o zaman başlamışım. Onun yazıları, çevirileri her zaman bana yürümek istediğim Yol’un köşe taşları olmuştu. O bile bunu yıllar sonra öğrendi. 

Öğretmenlik çok zor bir şey. Öğrencilik kolay. Öğrenci olmak sadece öğretmeni izlemekten geçer. Ona kendinizi bırakırsınız. Güvenirsiniz. Gerçekten güveninizi kazanacak kadar emek harcadı ise o bağ zaten kutsaldır. Siz bunu sürekli yaşarsınız. Öğretmen yanınızda olmasa bile size ilhamdır. Onun yürüdüğü adımların üzerine basar ilerlersiniz. Ta ki öğretmen’in görevi bitene kadar. Öğretmen bir gün gelir sizi kendisinden azad eder. O zaman en büyük öğretmen kendinize kendiniz olursunuz.

Gerçek öğretmenimi bir pazar günü kendi ofisinde habersiz ziyarete giderek tanıdım. İlk gördüğünde öğrencisi oldum. Bana “köklen” dedi. İçinden geldi. Kendiliğinden oldu o öğretmendi ben de öğrenci. Halen böyle o öğretmenim ben de öğrencisi. Yıllarım onun elinde geçti. Önceleri uzağındaydım. Uzağında olmak zordu. Yıllarım trenlerde otobüslerde geçti. O zamanlara denk geldi başıma açtığım işler. Öğretmenliği anladığımı zannedişim. Öğretebilmenin ne olduğunu bilmeden öğretmenim demeye kalkışmam kendime. Öğretmenim sabırlıydı. Ne kırıldı ne kızdı. “Madem biliyorsun o zaman kendi bildiğin gibi ilerle” dedi. Attı kısaca beni öğrencilikten. Öğrencilikten attı ama bağımızı asla koparmadı. Hep ulaşabileceğim bir mesafede tuttu kendisini. Ona ulaşabildim ama öğretmenliğine ulaşamadım. Kayboldum yıllarca. Ondan öğrediklerime tutundum. Elimde başka bir şey yoktu. Öğrenmek istediğim başka bir şeyde yoktu. Bir şekilde o kadar onun adımlarını izlemeye bırakmıştım ki kendimi kendisinin daha sonradan en değer verdiği öğretmenine bile gitmişim öğrenebilme adına. O Usta bile nazikçe beni kabul ederken ben yine kendi öğretmenimi bekledim. Usta beni kabul etti derken sakın yanlış anlaşılmasın. O herkesi kabul ediyordu bana özel değildi durum. Benim gönlümün istediği kendi öğretmenim oldu her zaman. Öğretmenimin öğretmeni bana uygun değildi. Ona uygun oldu belki bana uymazdı. 

Beni öğrenciliğe ancak gerçekten bir şeyleri bilmediğimi anladığımda geri kabul etti. Yıllarımı bir şeyleri bildiğime inanarak geçirip onun öğrenciliğinden kendimi ben uzaklaştırmıştım. Bunu da ne yazık ki yıllar sonra idrak ettim. Öğrenci olmak bir şey bilmemek demekti. Bilmek, kontrol etmek, kontrol etmekse ölmek demekti. Bilmediğimi anımsamam için 6 yıl gerekti. En azından biraz mesafe kat edebilmiştim zamanla. Biraz daha erken öğrenir olmuştum. En azından harcadığım yıllar azalıyordu. Bugün bir yandan bir öğretmenim. Ve yine öğrenciyim. Aslında hiç öğretmen olmadım. Sadece öğrenciyim ben öğretmenimin öğrencisiyim. Halen bilmiyorum. Elimde tuttuğum bir şeyler yok. Dğeişiyor herşey ve ben izliyorum. Çünkü ben de değişiyorum. Sürekli değişen bir şeyi nasıl öğretebilirsiniz ki? Öğretemiyorsunuz. Öğrencilik zor ama öğretmenlik daha da zor. Öğrenci olmak sürekli dikkatli olmak demek, öğretmenlik ise sadece dikkatli olmak değil aynı zamanda heme kendi hem öğrencileri için ayrı ayrı dikkatli olmak demek. Öğretmenin bir insan olduğunu hiç unutmamak demek öğrencilik. Onun da hatalarının olabileceğini bilmek demek. Ona tapmamak demek. Saygıyı asla yitirmemek demek. Öğretmenin bizlerden bağımsız bir yaşamı olduğunu asla unutmamak demek. Bizlerin açlığını sürekli yatırştırmasını beklememek demek öğrencilik. Öğretmene güvenmek demek öğrencilik. Öğretmenin bize vereceklerini bizim en çok gereksinim duyacağımız zamanda bizim asla anlamadığımız miktarda verebileceğini öğrenmemiz demek. 

Bütün bunlardan sonra öğrenci olmak demek mutluluk demek. :)

Guo Yue Mother and son 
Müzik dediğin güzel olmalı. Dinlerken seni durdurup herşeyi ile seni kendisine döndürecek.

gormebicimleri:

NÂR
“yarım saat içinde geliyorum. bekleyin.”başka bir şehirde ölüp de geliyorumgördüm, hakkım var süzülmeyekörler denizinin üstünde turnayım, telim var
“aynı gökyüzü aynı keder”, ille de bütün çocuklaresmer –meselâ ben! söylerim sahipsiz şarkıları tekinsizdostun bahçesine bir hoyrat girmiş derim, bir stadyumdaellerim kesilir, bir uçaktan atılırım öylece
sığ bu deniz, bu hava kurşun, cıvadedimdi size: iğreti tümü sözcüklerinhüzzamım cüzzamlılara, meylim var yangına küleinsanın insana ettiği tam nerede başlar
“yarım saat içinde geliyorum. bekleyin.”neler sığdırarak gelirim bekleyin
(*) sevgili behçet aysan’ın, cânım metin abimin ve diğer aziz ölülerimin anısına ithaf edilmiştir.

gormebicimleri:

NÂR

“yarım saat içinde geliyorum. bekleyin.”
başka bir şehirde ölüp de geliyorum
gördüm, hakkım var süzülmeye
körler denizinin üstünde turnayım, telim var

“aynı gökyüzü aynı keder”, ille de bütün çocuklar
esmer –meselâ ben! söylerim sahipsiz şarkıları tekinsiz
dostun bahçesine bir hoyrat girmiş derim, bir stadyumda
ellerim kesilir, bir uçaktan atılırım öylece

sığ bu deniz, bu hava kurşun, cıva
dedimdi size: iğreti tümü sözcüklerin
hüzzamım cüzzamlılara, meylim var yangına küle
insanın insana ettiği tam nerede başlar

“yarım saat içinde geliyorum. bekleyin.”
neler sığdırarak gelirim bekleyin

(*) sevgili behçet aysan’ın, cânım metin abimin ve diğer aziz ölülerimin anısına ithaf edilmiştir.

Gördüğümüz aslında yaşamdır. Alıştığımızdan daha da yavaş.

Gördüğümüz aslında yaşamdır. Alıştığımızdan daha da yavaş.

Gerçek bir şifacı. Bizimle ne değerli bilgilerini paylaştı. Onunla tanışana kadar hep bir fikrim vardı. En azından artık şifacılık nedir deneyimledim.

Gerçek bir şifacı. Bizimle ne değerli bilgilerini paylaştı. Onunla tanışana kadar hep bir fikrim vardı. En azından artık şifacılık nedir deneyimledim.

Bölgenin en kutsal yerlerinden biri.

Kendi kendime küçük bir konuşma

Bundan bir ay kadar evvel dünyanın bir ucunda idim. Kimileriniz bir filmde görmüş ya da aynı isimde kitapta satır aralarında okurken canlandırmışsınızdır. Ben oradaydım. Bali’de Endonezya da.

Herşeyin bir başka e gerçekten hayat dolu olduğu bir bölgedeydim. İnsanların bile başka türlü insan oldukları bir yerde. Yol’culuğumun bir parçası olarak bir eğitimdeydim. İnziva da.

Orada iken bir an içimden geçenleri şimdi yazıyorum. Çok güzel kahveleri vardı. Bizim buradakilerin yerini tutmaz ama içilmesi güzeldi. Hafif Abi aklıma geldi. Onunla içemediğim kahvemi orada yudumladım. Yanımızda gabi vardı. Onunla tablolar gibi manzaralara takılı kaldık. Sonra bir başka cân Ani bizimle idi. Sakinliği orada bulmuştu. Sadece yavaşlıyordu. İnsanlar yavaştı, hayvanlar yavaş. Arabalar yavaştı. Angel gülümsüyordu bize. Özlemişti memleketinin kokusunu bizlerle gideriyordu usul usul özlemini. Orada hayatı görmeye çalışırken, cânlar benimleydi. Başka cânlar vardı tanısanız hani orada benimle olanlar severdi hepsini eminim. Ben sevdim ya herkes sever sanırdım. :)

Orada bir defa daha anladım benim ne denli yük taşıdığımı. Kalbimde cân dostlar, benimle o güzelim yerlerde keyif çattı. Kendileri bilemedi. Şimdi biliyorlar.

Haydar Haydar (by tuncayyildiz81)

gormebicimleri:

001. hepimiz ölümlüyüz, 200 yıl sonra hepimiz ölü olacağız (bugünkü teknolojiyi veri alırsak).
002. hepimiz aynı haltları karıştırıyoruz: yemek yiyor, uyuyor, işiyor, sıçıyor, sevişiyor, bir damın altında barınıyoruz (hint fakirleri, uykusuzluk hastaları, kabızlar, aseksüeller filan hariç).
003. hepimiz id, ego, süperego arasındaki gerilimin sarkacında salınıp duruyoruz (akıl hastaları, iflah olmaz sapkınlar, süper vicdansızlar filan hariç).
004. hepimiz duyusal, duygusal, düşünsel süreçler içinde eyliyor, harap ve bitap düşebiliyoruz (iki ayaklı öküzler, üç maymunu oynayanlar, kızılmaskeler hariç).
005. hepimizin gölgesi var (tam tepedeki güneşin altında bekleyenler hariç).
006. hepimiz muktedir olduğunda renk değiştiren/değiştirecek bukalemunlarız.
007. hepimiz mazlumken zalime dönüşebilme potansiyeline sahip canavarlarız.
008. hepimiz o ilk yarışta şampiyon olmuş ve iyi halt etmiş mahluklarız.
009. hepimiz karbon temelli hayata dahiliz, havasız ve susuz hepimiz zavallıyız.
010. hepimizin kelimeleri var (ilkel atalarımızın böğürtüleri buna dahil).
011. hepimiz arkaya kör ve uzağa sağırız (teknoloji yardımını saymazsak).
012. bırak tek tek insancıkları, bütün bir galaksimizle bile kâinatta bir toz zerreciğinin katrilyar çarpı katrilyar çarpı katrilyarda biri bile değiliz.
013. hepimiz olmasa bile en azından ben banyoda türkü çığırıyorum :)
bla bla bla…
peki, ne halt yemeye birbirimize verip veriştiriyor, birbirimizi küçümsüyor, birbirimize bok atıyor, birbirimizin gözünü oyuyor, birbirimizle dalga geçiyor, birbirimizi itip kakıyor, birbirimizden rahatsız oluyor, birbirimizle sidik yarışına giriyor, kazandığımızı ya da kaybettiğimizi sanıyoruz? “bütün insanlar kardeştir” falan dediğim yok; soykırımcılarla, faşist katillerle, ırkçı alçaklarla, doğa tecavüzcüleriyle, beyinsiz hödüklerle filan kim beni kardeş tutarmış şaşarım. benim dediğim, aslında hepimiz osmanlı bankasıyız işte, afra tafraya ne gerek!
bu böyle klişe bi hezeyan olsun bugünlük, sevgili şoför kardeşlerim. direksiyon hakimiyetinizi kaybetmeyiniz. itidal, feraset, tecessüs, cibilliyet, tevazu gibi kelimeleri sevip okşayınız, yola düşürmeyiniz. şarampole devrilmeyiniz, direksiyon kullanımı esnasında burnunuzu karıştırmayınız.
bla bla bla.
(hezeyan sahibi: yukarıdaki kitabın yazarı ve yönetmeni olan ve de azıcık kendine gelmiş bulunan hafif abi)
ymutate:
Paul Sahre
found at:  all this talk

gormebicimleri:

001. hepimiz ölümlüyüz, 200 yıl sonra hepimiz ölü olacağız (bugünkü teknolojiyi veri alırsak).

002. hepimiz aynı haltları karıştırıyoruz: yemek yiyor, uyuyor, işiyor, sıçıyor, sevişiyor, bir damın altında barınıyoruz (hint fakirleri, uykusuzluk hastaları, kabızlar, aseksüeller filan hariç).

003. hepimiz id, ego, süperego arasındaki gerilimin sarkacında salınıp duruyoruz (akıl hastaları, iflah olmaz sapkınlar, süper vicdansızlar filan hariç).

004. hepimiz duyusal, duygusal, düşünsel süreçler içinde eyliyor, harap ve bitap düşebiliyoruz (iki ayaklı öküzler, üç maymunu oynayanlar, kızılmaskeler hariç).

005. hepimizin gölgesi var (tam tepedeki güneşin altında bekleyenler hariç).

006. hepimiz muktedir olduğunda renk değiştiren/değiştirecek bukalemunlarız.

007. hepimiz mazlumken zalime dönüşebilme potansiyeline sahip canavarlarız.

008. hepimiz o ilk yarışta şampiyon olmuş ve iyi halt etmiş mahluklarız.

009. hepimiz karbon temelli hayata dahiliz, havasız ve susuz hepimiz zavallıyız.

010. hepimizin kelimeleri var (ilkel atalarımızın böğürtüleri buna dahil).

011. hepimiz arkaya kör ve uzağa sağırız (teknoloji yardımını saymazsak).

012. bırak tek tek insancıkları, bütün bir galaksimizle bile kâinatta bir toz zerreciğinin katrilyar çarpı katrilyar çarpı katrilyarda biri bile değiliz.

013. hepimiz olmasa bile en azından ben banyoda türkü çığırıyorum :)

bla bla bla…

peki, ne halt yemeye birbirimize verip veriştiriyor, birbirimizi küçümsüyor, birbirimize bok atıyor, birbirimizin gözünü oyuyor, birbirimizle dalga geçiyor, birbirimizi itip kakıyor, birbirimizden rahatsız oluyor, birbirimizle sidik yarışına giriyor, kazandığımızı ya da kaybettiğimizi sanıyoruz? “bütün insanlar kardeştir” falan dediğim yok; soykırımcılarla, faşist katillerle, ırkçı alçaklarla, doğa tecavüzcüleriyle, beyinsiz hödüklerle filan kim beni kardeş tutarmış şaşarım. benim dediğim, aslında hepimiz osmanlı bankasıyız işte, afra tafraya ne gerek!

bu böyle klişe bi hezeyan olsun bugünlük, sevgili şoför kardeşlerim. direksiyon hakimiyetinizi kaybetmeyiniz. itidal, feraset, tecessüs, cibilliyet, tevazu gibi kelimeleri sevip okşayınız, yola düşürmeyiniz. şarampole devrilmeyiniz, direksiyon kullanımı esnasında burnunuzu karıştırmayınız.

bla bla bla.

(hezeyan sahibi: yukarıdaki kitabın yazarı ve yönetmeni olan ve de azıcık kendine gelmiş bulunan hafif abi)

ymutate:

Paul Sahre
found at: all this talk

Son günlerin gündemi, masumiyet, kibir…

Son günlerdeki tartışmalar, olanlar, tepkiler, kafamın, gönlümün içerisinde dönüp duruyor… Tabi ki bir taraf olmak kolay ve acayip tatmin edici bir şey. Bu duygulara da bakmaya çalışıyorum. Ne düşünür, kendini nasıl görür bir insan, tüm bunları yaşarken, tüm bunlar olurken? Bir kaç şey geliyor aklıma, gönlüme.

Kendi polarize olduğum durumlara, kendi öfkeme, acım baktığımda, her bu tip bir durumda bulduğumda kendimi, arka planda olan, belli belirsiz bir istek, bir umut, bir yakarış, doğru olmasını yaşamım kadar çok istediğim, doğru olduğunu kendime kanıtlamak için herşeyi yapabileceğim, bir cümle geliyor kulağıma, gözlerimin önüne: “ben aslında masumum”.

O kadar kuvvetli ki masumiyet ihtiyacımız, kendimize ve dünyaya aslında masum olduğumuzu, hatta mağdur olduğumuzu kanıtlamak için yapmayacağımız şey yok, bunun için ödemeyeceğimiz bedel yok. Yaptığımız ve içimizin, vicdanımızın onaylamayacağı bir şeyle yaşayabilmek için neler, ne yalanlar anlatıyoruz kendimize: “Ben aslında masumum, çünkü bunu yapmamın herkesçe kabul edilmesi gereken bir nedeni var! Çünkü bunu yapmama sen neden oldun! Onlar neden oldu. Onlar eğer …….. yapmasalardı, ben de bunları yapmazdım! Ben masumum, sen kötüsün. Çünkü benim hem bunları düşünüp, buları yapıp, hem de masum olabilmem için senin kötü, aşağılık, katil, dinsiz, gerici, hırsız, çağdışı, imansız, ahlaksız, satılık, terörist, işgalci, vs. vs. vs. olman lazım. Çünkü sen bunları olmazsan eğer, ben kendimle, yaptıklarımla, düşündüklerimle, bencilliğimle, kibirimle, ırkçılığımla, sınıfçılığımla, imtiyaz isteğimle, şiddet isteğimle, korkumla, ve zavallılığımla nasıl yaşarım bilmiyorum. Bu dünyanın aslında bana adalet borcu olmadığını, her istediğimi bana vermek gibi bir amaç üzerine kurulmadığını, yaşamın benim istediğim gibi değil de her nasılsa öyle olduğunu nasıl kabul ederim, ve burada tüm sorumluluğun sadece ve sadece benim olduğunu nasıl kendime söylerim. Bunu bilmiyorum. Onun için benim masum, senin kötü olman lazım, ve ben bunu her dinleyene anlatmak zorundayım. Çünkü eğer onlar beni haklı bulurlarsa belki ben de kendimi azıcık haklı bulabilirim içeride bir yerde. Hele sen de benim gibiysen, seninle beraber birbirimizi haklı çıkarabilirsek, bazen aynı kamplarda, hatta en iyisi karşı kamplarda, o zaman daha da mükemmel olur!

İşte bu şekilde varolmayı sürdürebilmek, hem de kendi kendimle acı çekmeden beraber olabilmek için inanılmaz bir kibiri doğuruyorum: Ben senden daha iyiyim. Ben iyiyim, onlar kötü. Onlar “hak ediyorlar”. Siz hakediyorsunuz. Çünkü ben sizden, onlardan daha iyiyim, daha modernim, daha akıllıyım, daha hakkedenim, daha Türk’üm, daha Kürt’üm, daha müslümanım, daha laikim, daha yahudiyim, daha Filistinliyim, daha çok ezildim, daha soyluyum, daha proleterim, daha devrimciyim, daha iyi okudum, daha çok param var, daha fazla sorumluluğum var, daha…. daha…. daha….”. Veya bir başka, masumiyetle iyice bulanmış, ve bu yüzden görünmez hale gelmiş şekli, siz bana zamanında yaptığınız (masum ve mağdurum), şimdi sıra bende. İnsan olsaydınız yapmazdınız.

Yani “ben sizden daha insanım”. Siz insan değilsiniz, ben insanım.

İşte bu iki zehir, masumiyet bağımlılığı ve kibir, el ele, insanı insana, kardeşi kardeşe, toplumları toplumlara düşman yapmıyorlar mı sizce de? Tabi ki her çatışmanın ekonomik nedenleri var ve olacak, çağlardan beri de oldu, bunu görmezden gelmek gibi bir naif düşünce değil benimkisi. Tam tersine, diyorum ki, gerçekleri söyleyip kabul edelim, öncelikle kendimize: “Bunun, bu çekişme ve çatışmanın nedeni, tamamen ekonomik. Sende olan bende yok ve ben onu istiyorum. Bunu bu şekilde öncelikle kendime anlatamayacağım için, önce kendime, sonra beni dinleyecek herkese aslında benim haklı bir nedenim olduğunu, masum olduğumu, senden iyi olduğumu ve seni duygusal, düşünsel, kültürel veya fiziksel olarak ezmemin veya ortadan kaldırmamın benim hakkım olduğunu kanıtlamak zorundayım. Ve bunun için kendime ve dinleyen herkese, hatta sana bile benim senden daha fazla insan olduğumu, hatta senin insan olmadığını anlatmak durumundayım”.

Yoksa bir “insan”, karşısındakinin de kendisi gibi, sevdikleri gibi bir insan olduğunu bilerek, acı çekebileceğini, sevebileceğini, vs. vs. kendi bedeninde hissederek, ve kendini bu duygulara karşı duyarsızlaştırmadan birine nasıl bile bile acı verir? Onların acılarına karşı duyarsız kalır?

Ve son günlerdeki gündemden dolayı bunun politik veya sosyolojik bir yazı olduğunu sanıyorsanız lütfen sorun yaşadığınız yakın ilişkilerinize, kendi küçük yaşamınıza bakın. Çünkü bireyler bu şekilde yaşamadan, topluluklar, toplumlar nasıl böyle olabilir ki? İsrail diye, Filistin diye ayrı bir birey, bütün bir anlamda var mı ki, onu oluşturan bireylerden ayrı olarak? Kendi içime bakmayacaksam nereye bakacağım? Kim düzeltecek toplumu, bireyler değil ise? Bahsettiğim sizsiniz, sensin, bu yazıyı okuyan sen. Senin içindeki öfkeden, nefretten, aslında kendi kendine itiraf edemediğin masumiyet isteğinden ve bunun aslında doğru olmadığını ve olamayacağını bilen tarafından, bunun verdiği o büyük acından bahsediyorum. Adem ve Havva’nın o ilk günahı işlemesinden, doğru ve yanlış’ı seçme özgürlüğünü veren yasak bilgi ağacının meyvasını yemelerinden ve bu şekilde masumiyet cennetinden kovulmalarından beri çektiğimiz acıdan bahsediyorum.

Dediklerime inanmıyorsanız gelin ufak bir deney yapalım: Kendinize şu bir kaç cümleyi, ama gerçekten inanarak tekrarlamayı deneyin: Ben masum değilim. Masum olmam da gerekmiyor, ve masum değilim. Ben de “kötülük” yaptım, yapıyorum, ve birine acı vermeye, onu ezmeye, kelimelerimle veya fiziksel olarak şiddet uygulamaya karar verdiğimde ve bunu yaptığımda, bu davranışımın ve kararımın tek sorumlusu benim. Ve bu ve bir çok nedenle, karşısında olduğum kişi veya kişilerden daha iyi değilim. Onlar da benim olduğum kadar insanlar. Onların da acıları var. Kimbilir canları ne kadar acıyorlar ve kendilerini kimbilir ne nedenle içinde bulundukları düşüncelere kapatmışları ki bu kadar öfke ve nefretle bakıyorlar dışarıya, dünyaya, diğerlerine, BANA! Aynen benim de olduğum, benim de kendimi düşüncelerime ve pozisyonuma kapattığım gibi, benim de onlara öfke ve nefretle baktığım gibi, benim de acı çektiğim gibi.

Bakın bakalım, en azından geçici olarak, bunları kendinize inanarak, en azından doğruluğuna ihtimal vererek söylediğinizde daha önceki düşünce ve öfkenizi koruyabilecek misiniz? Ve şunu da gözlemleyin: Bu düşüncenin doğru olabileceğini aklınızdan geçirdiğiniz anda zihninizin içinden başka, tanıdık bir ses yükselecek: “Ama ben haklıyım! Bu başka! Onlar suçlu, ben masumum! Asıl onlar beni insan yerine koymuyorlar! Asıl onlar kibirli! Asıl onlar masum değil!” Dikkat edin! Hatta beni romantiklikle suçlayacaksınız. Gerçek yaşam böyle değil Dost diyeceksiniz, içinde yaşadığınız yaşam her gün ve her etkileşimde bundan başka bir şey değilken. Bana “onlar”dan bahsedeceksiniz. Muhtemelen hiç parçası olmadığım çatışmaların her iki tarafından da bana diğer tarafı tutmakla ilgili suçlamalar gelecek.

Hatta bazılarınız diyecek ki “ne güzel yazı, keşke herkes okuyup anlasa ve bunu hayata geçirseler, özellikle de şu şu insanlar”. Hey! Özellikle bunu diyen, herkesten daha iyi olan, o kadar iyi ki, bu yazıda yazılanları zaten düşünen, bunu ortalıkta savunan ve bunu insanlara öğretmeye çalışan zevat! Özellikle de size, yani kendime bu yazdıklarım! Bir duysam, bir anlasam bu yazdıklarımı, belki bir gün, benim ve diğer tüm varlıkların, acıları bir nebze olsun azalır!

Bert Hellinger diyor ki, tarihteki en büyük kötülükler, kendilerini masum olarak gören kişiler ve kitleler tarafından yapılmıştır. Bu cümlenin üzerinde, bir dakika, sadece bir dakikacık düşünmeye davet ediyorum hepimizi…

Sevgilerimle…

Dost Can Deniz

gregorumsamsam:

[“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” Franz Kafka / Aforizmalar -16-]
çizim M.T.

gregorumsamsam:

[“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” Franz Kafka / Aforizmalar -16-]

çizim M.T.